Türkiye Günlüğü

Ürün Kodu:TG149

Stok Durumu: Stokta var

KDV Dahil: 40,00TL
KDV Hariç: 40,00TL
Miktar:
0 yorum  0 yorum  |  Yorum Yap

Kış Mektubu

Bu bir Millî Mücâdele yazısı değil, elinizdeki sayının tanıtım ve takdimi. Dolayısile fazla bir değerlendirme ihtivâ etmesine lüzum yok, ama o kutlu “mücâdele”nin manâsına temas etmeden de herhangi bir metin yâhut eserin takdiminin bile mümkün olamayacağını biliyoruz.

En doğru adlandırması ile “millî” olan bu mücâdele, hazırlanışından icrasına ve netîcelerine kadar belki de bütün insanlık tarihindeki ilk ve son örnektir. “Nev’i şahsına münhasır” sıfatını bizim Millî Mücâdelemiz kadar hak eden bir başka askerî, siyasî ve ictimâî vak’a herhalde yok, Dünya tarihinde. Bu itibarla herhangi bir millî muvaffakiyet veya zafer gibi ele alınamaz bu mücâdele.

Sözün tam da sırası gelmişken ehemmiyetle tebârüz ettirmemiz gereken bir husus da şudur: Entelektüel-fikrî bir titizlik ve usûlî kâide olarak millet hayatındaki büyük ve mühim vak’aların –ister bir zafer, muvaffakiyet, ister bir felâket ve mağlûbiyet olsun- birbirini gölgelemesi ve yahut da örtmesini doğru bulmayız. Nitekim, büyük hatâlarla malûl yakın tarih çalışmalarındaki bu usûl ve zihniyet zaafı, her şeyden evvel “tarih”in ideolojik-politik manipülasyon ve hattâ istismarına kapı açmakla kalmamış, idrak ve zihin dünyamızı hakikatten uzaklaştırıp yavanlaştırmış, hattâ çoraklaştırmıştır. Basit ve en kötülerinden bir misâlle anlatmaya çalışalım: Atsız’ın “Gök Sultan” ve belâgat yarışında ondan aşağı kalmayı kendine aslâ yediremeyecek tabiattaki Necip Fâzıl’ın “Ulu Hakan” yüceltmeleri ile gerçekliğinden koparıp “mitik” bir karaktere büründürdükleri Sultan 2. Abdülhamîd etrafındaki yumak yumak efsâne bulutları 19. Asrın üç büyük Pâdişâh’ının silüetlerini bile kapatmış, neredeyse adını-sanını unutturmuştur. Tenkide müstehak bir takım icraatına rağmen, Kanûnî devrinden sonra, baba-oğul Köprülü’ler hâric, 2. Mahmud kadar devletin temellerini tahkim eden, dahasını da söyleyelim, ömrünü uzatan, Milletimizin bekasına hizmet eden başka bir devlet adamı, pâdişah, sadrıazam vs. gelip geçti mi acaba? Onun ardından, 16 yaşında tahta geçen oğlu Abdülmecid’in o gencecik yaşında kurduğu o müthiş kadroyu, bir araya getirdiği o “ricâl”i  ondan sonra bir araya toplayabilen, onların önünü alabildiğine açan başka bir devlet, hükûmet ve siyaset adamı gelmiş midir? Peki ya Abdülaziz?! Allah günahlarını mağfiret etsin, “Üstâd-ı mâder-zâd” Necip Fâzıl’ımızın rivâyeti ile bir oturuşta kocaman bir tokluyu tek başına yiyen ve uykuya çekilince “bir koğuş asker kadar horlayan” (Hâşâ ve hezâr teessüf!..) o mazlum ve şehîd Abdülaziz devrindeki idârî, malî ve hukukî ıslahâtın vüs’atinden kaçımızın haberi vardır?

Bunların hepsi –fazla okuru olmayan birkaç ciddî akademik çalışma dışında- ma’şerî hâfızamızdan silinip nisyân kuyusuna atılmış, târihin tozlu sayfalarında unutulup gitmiş gibidir. Bir kısmımız için varsa yoksa Abdülhamîd, bir kısmımız için de Mithad Paşa ve Namık Kemâl’den ibâret bir 19. Asır sahnesi!.. Bizler fikri ve felsefî bir muhit ve mahfil olarak aşağı yukarı otuz seneden beri böylesi bir sığlık ve sathîliğin dışında kalmaya gayret ediyoruz: İftihârıyla da utancıyla da bu tarihin hepsi bizimdir ve o sınırsız zenginlikteki sahnede yer almış bütün oyuncular hakkında âdil ve insaflı değerlendirmelerle hüküm tesis etmekten daha namuslu bir vazifemiz olamaz!

Sadece bizim değil bütün insanlık tarihindeki emsâlsiz yerini en başta ve iftihârla vurguladığımız Millî Mücâdelemiz için de aynı hissiyât ve zihniyete sâdık kalarak düşünmeğe çalışıyoruz: Millî Mücâdele, bütün ihtişâm ve asâletine rağmen onu hazırlayan Millî-İttihadçı vatanperverliği ve Birinci Cihan Harbi cengâverliğini örtmemeli, örtmek için kullanılmamalıdır. Cihan Harbi deyince de bilmeliyiz ki, diğer aktörleri için dört buçuk senede bitmiş olan bu Harb-i Umûmî, bu uzun seferberlik, bu bir türlü sonu gelmez gibi görünen savaş bizim için tamı tamına on sene sürmüştür; 1912 Eylûl’ünün ibtidâsından 1922’nin 9 Eylûl’üne kadar!.. Rahmetli Fahreddin Altay Paşa’nın fevkalade kıymetli hâtırâtının başlığındaki ibâre bizim Cihan Harbimizin yaşını da tam bir isâbet ve vukufla tesbit eder: On Yıl Savaş ve Sonrası… Evet, tam ve neredeyse inkıtâsız on yıldır  bizim savaşımız!.. İstanbul’u terkettiği gece, Teşkilât-ı Mahsûsa’nın başına yeni getirdiği Hüsamettin Ertürk’e, başlayacak (veya başlattığı!) Millî Mücâdele’mizin “Harb-i Umûmî’nin 2. Safhası” olacağını açık bir dille ifâde eden o efsâne Harbiye Nâzırı ve “Büyük Harb”de Osmanlı Orduları Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya hak vermek, Mustafa Kemâl Paşa rehberliğinde ve öncü kadro (bilhassa Amasya Ta’mîmi’ne imza koymuş kumandanlar) ile beraber yürütülüp zafere ulaştırılan Millî Mücâdele’yi dolaylı yahut dolaysız aslâ küçültecek bir şey değil, sadece ufkumuzu açacak bir değerlendirme ve hakşinaslık olur.

Bu vesîle ile usûl ve zihniyet zaaflarımızın bir başka örneğinden daha bahsetmemiz lâzım: Cihan Harbi esnasında, içerisinde bulunduğumuz “İttifak” mükellefiyetleri dâhilinde Galiçya’ya gönderilen bir tümenlik kuvvet sebebiyle devrin askerî lideri olarak Enver Paşa’nın hâlâ (ve hangi akla hizmetse!) nasıl tenkid, hattâ zemmedildiği malûmdur. Mustafa Kemâl Paşa’ya Orta Asya’dan yazdığı ve o uğursuz mütâreke-mücâdele senelerinde dahi devam eden aleyhindeki tezvirâta cevaben (meâlen) şöyle diyor, Enver Paşa: “-Siz de pekâlâ biliyorsunuz ki, Harb’in asıl kazanılıp-kaybedileceği yer Batı (Avrupa) Cephesi idi?! Bunu bile bile niçin hâlâ bu tarz bir tezvirâta tenezzül ediliyor?!”

         Denilebilir ki, şimdi böyle bir hatırlatmaya niçin lüzum görüldü?

Millî Mücâdelemizin Batı Cephesi’nde verilen zâyiât Doğu Cephesi’nden, belki Güney Cepheleri’nden de daha azdır; fakat –Mustafa Kemâl bu Cephe’nin başına geçtiği için diğer bütün Cepheleri gölgede bırakmayı ma’rifet sayan Kemalist skolastikin ibtidâî gayretkeşlikleri bir tarafa- tıpkı Birinci Cihan Harbi’nde olduğu gibi Millî Mücâdele’de de asıl ve nihâî neticenin alınacağı cephe Batı Cephesi idi. Bir kere, Mondros’un ardından başlayan hâdiselerin hiç biri İzmir’in Yunan Ordusu tarafından işgâli kadar topyekûn bir “travma”ya yol açmış değildir. İzmir ve havalisinin istilâsı başka bir manâ taşıyordu: Anlaşılmıştı ki, bizi Anadolu’dan belki de tamamen çıkarmaya, sağ kalanlarımızı da mümkünse Tebriz’in Doğusuna atmaya niyetli idiler. Hâl böyle olunca “vatanın istihlâsı ve milletin istiklâli” için asıl hedef, müstevlî ordunun Batı Anadolu’dan çıkarılıp İzmir’den “denize dökülmesi”dir! Büyük Taarruz’la beraber TBMM Orduları Başkumandanı Mustafa Kemâl’in “- Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!..” emrinde dile gelen hakikat de bundan gayrı bir şey değildir.

Demek oluyor ki, Millî Mücâdele’de Batı Cephelerinin diğer umum cephelere nazaran ehemmiyeti, verilen askerî zâyiâta bakılarak anlaşılamaz. İşte Millî Mücâdele’nin 100. Sene-i devriyesi münâsebetiyle giriştiğimiz neşir faaliyetinin ağırlık noktaları da biraz buna göre şekillendi:

Bu sayıdan başlayarak Batı Cephelerini, sayı editörlerimiz muhterem Nejla Günay ve Fahri Kılıç’la da mutabık kaldığımız üzere –kısmetse- peşpeşe üç sayıda ele alacağız: Elinizdeki 149. Sayının başlığında da gördüğünüz gibi ilki: Şafak söküyor: Kuvâ-yı Milliye ve ilk direnişler… 150. sayı: Savaş Yayılıyor: “Sath-ı Müdâfaa”… 151. sayı: Büyük Taarruz, Zafer ve Kurtuluş… Yine nasib ve kısmete mebni olarak, Millî Mücâdele –Millî Muhasebe başlığı ile çıkması mutasavver 152. sayımızda da o mübârek mücâdelenin umûmî, tarihî ve ilmî bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

Allah ruhsat verir, kısmet ederse 2023’ün ilk sayısı olarak çıkacak 153. nüshamızın başlığı da şu olsun istiyoruz: Millî Müacâdelenin Muâhedeleri: Gimri, Kars, Moskova, Ankara, Lozan, Monrö… Tıpkı Hatay gibi, (1936) Monrö Boğazlar Mukavelesi’ni de târih olarak değil, ama mâhiyet ve manâsı itibariyle ayrılmaz bir parçası olduğu Millî Mücâdelemizin Muâhedeleri’ne dâhil etmekte beis yoktur. Monrö dışındakilere gelince, “büyük oyun”un bir nevi son sahnesindeki ahidleşmelerdir, ki sonuncusu Lozan’dır ve son sahnenin bitiminde perdenin kapanışı gibidir; perde inmiş ve ışıklar yanmıştır. Tarihin ve Millî Mücâdeleye karşı tavırlarıyla “işbirlikçi” Hürriyet - İ’tilâfçı fraksiyonunun zorladığı şey artık kaçınılmaz biçimde Cumhuriyet’tir ve sıra 29 Ekim’de “ilân”ına gelmiştir sadece.

Elinizdeki sayıya gelince… Sayı editörlerimiz değerli Nejla Günay ve Fahri Kılıç, bu nüshamızın hazırlanmasında da erişilmesi zor gayretleriyle yoğun bir çalışma yürüttüler; Türkiye Günlüğü ve okurlarımızın samimî şükranlarına tavassut etmek bendeniz için zevkli bir vazîfedir. Aynı şekilde münderecâtımızı zenginleştiren bütün yazarlarımıza da yürekten teşekkür ediyoruz. İsimlerini dergimizde ilk kez gördüğünüz ve yer darlığı sebebiyle her birini tek tek zikredemediğim yazarlarımıza ise en sıcak hissiyâtımızla “-Hoş geldiniz!” diyor ve bu aziz “misafir”liğin “müdâvim”liğe inkılâbını diliyoruz. Emek ve fedakârlıkları ile hepsinin ne mertebe değerli bir hizmette bulunduklarının farkındayız; kendileri de bunu bilsinler isteriz.

Kısmetse Haziran başında çıkacak 150. Sayımızda yeniden hasbihâl etmek ümidiyle bâkî selâm, hürmet ve muhabbetle…

Mustafa Çalık

Yorum Yap

Not: HTML'ye dönüştürülmez!

Oylama: Kötü İyi

Doğrulama kodunu giriniz: