Türkiye Günlüğü 146

Ürün Kodu:TG 146

Stok Durumu: Stokta var

KDV Dahil: 30,00TL
KDV Hariç: 30,00TL
Miktar:
0 yorum  0 yorum  |  Yorum Yap

Söz verdiğimiz gibi, istiklâliyetlerinin 30. Yılında Türk Cumhuriyetlerine dair fena sayılmayacak bir dosya ile huzurunuzdayız.

30 yıl, devlet ve milletlerin hayatında siyaseten ve fiilen küçümsenecek bir zaman değildir, fakat târihen kısa bir nefes mesâbesinde yahut bir “soluk”luk vakit sayılabilir.

Bizler sadece Hitit kağnısından internete geçişi, bizâtihî kendi hayatında görmüş, yaşamış ve icrâ etmiş bir nesil değil; aynı zamanda nükleer silâhların “dehşet dengesi” üzerinden yürütülen ideolojik-politik “Soğuk Savaş”ın bitip Doğu Bloku’nun dağılması ile birlikte (soğuk, sıcak) yeni “savaş”ların daha çok “medeniyetler çatışması” mâhiyetinde tezâhür ettiği 90’lar ve sonraki on yılları da ömür müddeti içerisinde idrâk etmiş bir “geçiş dönemleri nesli”yiz.

Birisi komşumuz, diğerleri komşumuzun komşuları diyebileceğimiz dört Türk Cumhuriyetinin tamamı da Hazar havzası, Mâverâünnehir ve Garbî-Cenûbî Türkistan topraklarındadır. Müstakil bir devlete sahip olmak, bu topraklarda yaşayan milyonlarca Türk ve Müslüman için hayat tecrübelerinin bir daha emsâli bulunamayacak kıymet ve ehemmiyetteki hâdisesi ve hâtırâsıdır. Bizler için de öyledir, muhakkak ki, ama ilk kez kendi bayrağının “kızıllığında ısınıp, gölgesine sığınan” insanlar için bunun manâsı bambaşka olsa gerek. “Soğuk Savaş”ın bitişiyle birlikte ve iç-içe bir süreç hâlinde gelişen o istiklâliyet çığırında ilk kıvılcımların Türkiye’nin bir ucundan diğerine sokak sokak, cadde cadde, mahalle mahalle nasıl çaktığını, millî heyecan ve hissiyâtın nasıl alevlendiğini “emsâl”lerimiz, yaşıtlarımız gayet iyi hatırlayacaklardır. Darısı, başta Doğu Türkistan olmak üzere diğer Türk ve Müslüman mıntıkalarının başına, inşallah!..

Bizler için daha “dünki gün” diyebileceğimiz kadar bütün hâtırâ, heyecan, sevinç ve hüzünleriyle hâfızalarımızda taze ve canlı bir yakın geçmişten bahsediyoruz. 30 sene olmuş, ama bize sorarsanız hakikaten daha “dün”!..

Elinizdeki 146. Türkiye Günlüğü, bizim millî târihimiz kadar insanlık târihinin bütünü içinde de hiç şüphesiz fevkalade mühim bir yer işgâl eden bu büyük hâdisenin; Batı ve Güney Türkistan, Mâverâünnehir ve Hazar havzasında yeniden Türk Bayraklarının dalgalanmaya başlamasının geride kalan 30 senesine mütevazı bir ışık tutmaya, gelinen seviyeye, kat’edilen yola bir parça huzme düşürmeğe çalışan çok değerli çalışmalardan mürekkep. Bu nüshamız gerçekten “kalıcı” bir vesîka hüviyetiyle daha uzun zaman elinizin altında ve baş ucunuzda bulunmaya devam edecek; öyle ümit ve temenni ediyoruz.

Bu sayının editörlüğünü, her ikisi de Yazı Kurulu’muzun kıymetli azaları olan muhterem İlyas Kemaloğlu ve İhsan Ayal müştereken üstlendiler. Arkadaşlarımız çok daha önceden, neredeyse bir yıla yakın bir zamandan beri bu mevzuda okurlarımıza sunulacak “dosya”nın, ehemmiyeti ile mütenasip bir ciddiyet ve muhteviyât ile hazırlanması için hayli uğraştı ve emek verdiler; neticesinde de elinize ulaştırabildiğimiz Türkiye Günlüğü vücûda geldi. Doğrusu, şayân-ı takdir ve şükrân bir iş başardı, kardeşlerimiz.

Bu sayının münderecatına gelince, belki sadece kapaktaki yazı başlıklarını okumak bile yetesiye fikir ve kanaat hâsıl edebilir. O kadar ki, bir gün üniversitelerimizde “Batı Türkistan ve Hazar Havzasındaki Müstakil Türk Cumhuriyetleri Târihine Giriş” diye bir ders okutulursa bu sayı da ”ders kitabı” olarak pekâlâ okutulabilir.

Ciddî bir emek ve gayret mahsûlü çalışmaları ile bu sayının “dosya”sına her biri ayrı bir zenginlik katan değerli Okan Yeşilot, Araylım Musagaliyeva, Ahmet Kanlıdere, Cengiz Buyar, Murat Özkan, Fırat Purtaş, Abzal Dosbolov, Vügar İmanbeyli, İlyas Kemaloğlu, İrina Bolgova, Ramin Sadıgov, Ömer Kul ve Serhan Afacan’a, okurlarımız ve dergimiz adına samîmî teşekkürlerimizi arzetmeyi hakikaten borç sayarım.

Bu sayıda ayrıca, Yalçın Koç hocamızın daha evvel de neşrettiğimiz olağanüstü kıymet ve ehemmiyette bir yazısının –son zamanların bazı tatsız münakaşaları vesîlesiyle- yeniden neşri için kendilerinin iznini istirham ettik; sağ olsunlar bizi kırmayıp kabûl ettiler. “Anadolu Türk Kimliği, Türk Mûsikîsi ve Anadolu Birliği” başlıklı bu yazıyı, bizim mûsikîmize “Türk mûsikîsi” dememenin sadece tarihî, manevî ve millî bir kusur değil, fâhiş bir ilmî hatâ da olduğunu bilmeyen “kudret” ve salâhiyet sahibi, ama yazık ki, hem bilgisiz, hem tasasız zevâtın dikkatlerine arzediyoruz. Türk mûsikîsine “Türk Mûsikîsi” dememek, sadece tarihe, kültüre, an’aneye değil, ilme ve irfâna da sırtını dönmektir! Bunun “lâmı cimi” yoktur!

Bu sayıdaki “dosya” hârici yazılardan sonuncusu genç araştırmacılarımızdan Yasin Çatal’a ait ve “Çanakkale Boğaz savunmasında Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın rolü” üstüne… Çanakkale kutlamalarında adı bile geçmeyen o efsâne Harbiye Nâzırının, o cephedeki 38 Tümen, şu kadar kolordu ve 300 Bin küsur askerin tamamının kumandanının kumandanı, fiilî Başkumandanı Enver Paşa’nın yok sayılan, red ve inkâr edilmeye çalışılan “rolü” hakkındaki bu yazıyı hem hüzünle, hem de merak ve alâka ile okuyacaksınız. Yasin’in yüksek lisans tezinden hulâsa ettiği bir çalışma bu. Genç kardeşimizin, Enver Paşa Çanakkale’de başlığı ile kitab olarak da çıkan “tez”ini herkese tavsiye ederim.

. . . . . . .

Onlar için “dehâ triumvirası” diyordum hep; Erol Güngör, Nur Vergin, Mehmet Genç… Uzun yıllar hep birlikte oturmuşlar, kalkmışlar, tartışmışlar. Erol Beyin tabutunu, kardeşim ve onun talebelerinden Etem Çalık’la birlikte morgdan alıp belediyenin o sevimsiz cenâze arabasına yüklemiştik (Nisan, 1983). Nur Vergin’in tabutu (Ocak, 2021) Merkez Efendi’deki musallâ taşına konulduğunda ben henüz Birinci Boğaz Köprüsü’nün Anadolu ayağına henüz yeni gelebilmiştim, kendi kullandığım arabayla; maalesef ancak taze atılmış mezar toprağına yetişebildim, Zeytinburnu’nun değerli Kaymakamı Zekeriya  Güney ile birlikte… “Triumvira”nın son ayağı ise yine bir Nisan ayında koptu fâni Dünyamızdan (galiba en çok Nisan’da doğup Nisan’da mı ölüyoruz ne!..). En sona kalmıştı Mehmet Genç, ama Nur Vergin’i de fazla bekletmemişti. Onu da kaybettik, fakat bu sefer daha da uzaklarda idim, Boğaz Köprüsü’ne kadar da gelemedim. Köyde idim, duyduğumda defnedilmek üzereydi… Ulu Allah’tan ganî rahmet ve mağfiret dilemekten gayrı ne gelir ki, fâni kulların elinden!.. Her üçü de Kıyâmete kadar yazıp söyledikleriyle Müslüman Türk Milleti ve ilim âleminin zihninde ve gönlünde yaşamaya devam edecek. Her biri için ayrı ayrı bunu başaramasak bile bir zamanlar İstanbul’da yapışık “üçüz”ler gibi gezen bu “dehâ triumvirası”na adanmış müstakil bir sayıda belki daha uzun bir şeyler yazar ve her biriyle alâkalı bazı intibâ ve hâtırâlarımı da naklederim (beni de aralarına katmakta acele etmezlerse…).

Eylûl başlarında Yaz sayımızı size ulaştırmaya çalışacağız. Ondan evvel, önümüzde mübârek Kurban Bayramı var, şimdiden tebrik etmiş olalım.

Bâkî selâm ve muhabbetle…

Mustafa Çalık

Yorum Yap

Not: HTML'ye dönüştürülmez!

Oylama: Kötü İyi

Doğrulama kodunu giriniz: