Türkiye Günlüğü 145

Ürün Kodu:TG 145

Stok Durumu: Stokta var

KDV Dahil: 30,00TL
KDV Hariç: 30,00TL
Miktar:
0 yorum  0 yorum  |  Yorum Yap

Kış Mektubu

Millî Mücâdelede cepheleri dolaşmaya devam ediyoruz; bu sayının ana mevzuu Güney’deki cepheler. Niçin “Güney Cephesi” değil de “Güney’deki cepheler”; çünkü Güney’de iki cephe var ki, binlerce kilometreyi buluyor uzunlukları: Adana ve el-Cezîre Cepheleri…

Adana cephesi, Adana ve havalisi ile Urfa, Maraş ve Anteb’e; el-Cezîre cephesi ise Urfa’dan İran sınırına kadar olan mıntıkaya şâmildir. Adana cephesinde gösterilen mukavemet ve işgâllere karşı girişilen harekât Ankara’daki Millî Meclis’in koordinasyonunda ve fakat bizzat halk tarafından yürütülmüştür. El-cezire cephesindeki mücâdele ise daha çok mıntıkadaki eşkıyalığa karşı verilmiş ve Adana Cephesine destek şeklinde cereyan etmiştir.

Batı Cephesindeki hareketler ise Millî Mücâdelenin başlangıcından 1920 Sonbaharında “nizâmî ordu” teşkilât ve kıtaâtının vücûda gelmesine kadar, askerî bakımdan büyük ölçüde “gayrı nizâmî harp” usûlleriyle ve yine “gayrı nizâmî” kuvvetlerle yürütülmüştür. Bu kuvvetlerin bir kısmı mahallî “çete”ler mâhiyetinde, bir kısmı ise başlarında Osmanlı Ordu bakiyyelerinden devralınan ve Cihan Harbinin tecrübeli muhârip zâbitânı kumandasında, daha profesyonel birlikler olarak mücâdeleyi ayakta tutuyorlardı. Kuvâ-yı Milliyye bu her iki unsurun da müşterek ismi ve sıfatıdır. Ne var ki, “merkezî ve nizâmî ordu” cüzlerinin Batı Cephesini kumanda altına almasına kadar Millî Mücâdelenin bütünü ile sadece Kuvâ-yı Milliyye tarafından icrâ ve temsil edildiğini düşünmek pek doğru olmaz. Erzurum’da Kâzım Karabekir’in başında bulunduğu 15. Kolordu vardı ki, Güney Kafkasya ile Doğu serhatlarının neredeyse tamamı bu Kolordu’dan soruluyordu.

Karabekir Paşa’nın 1920 Teşrîn-i Evvelinin sonlarında Oltu Meydan Muhârebesi’nde darmadağın ettiği Ermeni Ordusunun mevcudu –müstakil Ermenistan’ın ilk başvekili Kaçaznuni’nin şehâdetine göre - 130 Bin kişiydi. Bu mikyastaki bir askerî gücün çete ve sâir gayrı nizâmî birliklerle tâciz edilmesi, zaafa düşürülmesi belki mümkündür, ama kat’î biçimde mağlûb edilmesi imkânsızdır.

Kezâ, “Millî Kıyâm”ın ilk başlangıcında 15. Kolordu ile birlikte ayakta kalan, Mondros Mütârekenâmesini fiilen tanımayarak “eslihâ ve mühimmât”ını teslim etmemiş, Sivas’taki (başında önce Çolak Selâhaddin [Köseoğlu], sonra Re’fet [Bele] Beyin bulunduğu) 3. Kolordu ile Konya’daki (Ali Fuat [Cebesoy] Bey komutasındaki) 20. Kolordu, 1920 sonlarında teşkilât ve hukukunu ikmâl eden merkezî ve nizâmî millî ordunun “üçlü sacayağı”nı meydana getiriyordu.

Bu günkü millî varlığımızın içerisinden süzülüp geldiği ve medd ü cezirleriyle vücûd bulduğu yakın târihimize bakarken dâima nazar-ı itibare alınması ve kat’iyyen ihmâl edilmemesi gereken birkaç hususa, yeri gelmişken ehemmiyetle işâret edilmelidir:

Birincisi, 93 Harbi’nden sonra 1897 Yunan Savaşı ve Balkanlar başta olmak üzere İmparatorluğun muhtelif mıntıkalarında baş gösteren isyanlara karşı küçük birliklerle verilen gayrı nizâmî muhârebe usûllerine dayalı mücâdeleler bir tarafa bırakılırsa Trablusgarb (1911) direnişi ve Balkan Savaşlarına geldiğimizde elimizde pek de “sınanmış” sayılamayacak bir askerî güç mevcuttu. İtalyanların Trablusgarb’a saldırması üzerine İstanbul’dan çeşitli yol ve vesâitle havaliye intikal eden 30’a yakın fedâî zâbitânın rehberliğindeki mahallî mukavemetle birlikte, denilebilir ki, 1922 sonlarına kadar neredeyse fâsılasız biçimde devam edecek amansız ve canhıraş bir “savaşlar serisi” başlamıştır. Dolayısiyle son perdesi 1919’da açılan Millî Mücâdelemizin başlangıcını 1911’deki Trablusgarb Savaşı’na kadar götürmekte beis yoktur. Kezâ, 1914-1918 diye târihlendirilen Harb-i Umûmî bizim için dört yıl değil, sekiz yıl sürmüştür; 1914’de girdiğimiz “son savaş”ı filhakika ancak 9 Eylûl 1922’de İzmir’de noktaladık.

İkincisi, Doğu’su, Batı’sı ve Güney’i ile Millî Mücâdele küll hâlinde ve topyekûn bir mücadeledir. Bu mukaddes mücadelenin cephe ve “kadro”larını itibar ve ağırlık yarışına sokmaya kalkmak, o “Millî Kıyâm” ve o “Kutsal İsyân”ın vekar ve izzetine gölge düşürür. Birini diğerine üstün tutmaya tevessül etmeksizin tamamının hakkını teslim ederek, isimli-isimsiz bütün kahraman ve mücâhidlerimizi rahmet ve şükranla yadetme erdemini sergilemeyi de unutmayacak ve hattâ vazife bileceğiz. Bizler, bu günkü nesiller, her şeyden evvel o eşsiz ve destanî mücadeleye karşı idrâk vecibesi ve hürmet borcu altında olabiliriz.

Üçüncüsü, Cihan Harbinin ardından her ikisi de müttefikimiz olan o devrin iki büyük İmparatorluğunun (Avusturya-Macaristan ve Almanya) bile aslâ göze alamadığı ve efsâne Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın tam bir isâbetle tavsif ettiği üzere, “Cihan Harbi’nin ikinci safhası”nı teşkil eden yeni bir mücâdeleye yalnız ve sâdece Türk Milletinin kalkışabilmesi ve neredeyse “Büyük Harb” uzun seneleri kadar daha, her türlü fedakârlığı göğüsleyerek savaşabilmesi gerçekten de târihin emsalsiz örneklerinden biridir. “Millî” vasfını sonuna kadar hak eden ve doğru adı ile hakîkî bir Millî Mücâdele olan bu kavganın temelindeki en kuvvetli âmiller -herkesin malûmu olduğu üzere- Milletin istiklâliyet, hürriyet, din ve namus hususundaki endişe ve hassasiyetidir. Onun hem kutsal, hem de mucizevî vasıflarının asıl kaynakları bunlardır. Ermenilerin İngiliz ve Fransızlarla açık ve hem tiksinti, hem ürküntü verici işbirliği ise bahis mevzuu “endişe ve hassasiyet”lerin en müşahhas gerekçesini teşkil etmekteydi.

Elinizdeki sayıda, Millî Mücâdelede gerek Kuvâ-yı Milliyye’nin, gerek mahallî güç ve unsurların, gerekse bu güne kadar pek fazla adı duyulmamış, belki merak da edilmemiş kahramanların rolü kadar, yiğit ve fedâkâr kadınlarımızın ve hattâ çocuklarımızın oynadıkları hayatî derecede mühim rolleri de titizlikle ele alan inceleme ve araştırmalar, değerlendirmeler bulacaksınız.

Yazıların takdimine geçmeden evvel tebârüz ettirmem gereken husus, böyle bir sayının hazırlanmasını en başta kendilerine borçlu olduğumuz editörlerimiz muhterem Nejla Günay, Fahri Kılıç ve Sıddık Çalık hocalarımızın emek ve gayretlerine duyduğumuz şükrandır; ama şükrân da yetmez, okurlarımız ve dergimiz adına onları hürmet ve muhabbetle kutlamam da gerekiyor.

Elinizdeki 145. Türkiye Günlüğü’nün münderecatına gelince…

Nejla Günay’ın Adana, Antep, Maraş ve Urfa’daki İngiliz-Fransız rekabeti ve bölgenin işgalinde rol oynayan siyasî, iktisadî ve kültürel âmilleri incelediği yazısından, Fransa’nın Hristiyan unsurları koruma isteği, İngiltere’nin ise petrol güzergâhının güvenliği endişesinin, bahis mevzuu rekabet ve işgâlin bir başka vechesini teşkil ettiğini öğreniyoruz. Günay hocamız, işgâle karşı Maraş şehir merkezinde yürütülen mücâdeleyi ele aldığı ve bu mücadelenin adsız kahramanlarını tanıttığı ikinci yazısında, buradaki destanî direnişin, Güneydeki diğer cepheler, şehirler ve kasabalardaki mukavemeti nasıl tetiklediğine bilhassa dikkat çekmektedir.

Mehmet Yetişgin’in Mondros Mütârekesi’nin güney mıntıkalarındaki tatbikatını incelediği yazısı dosyamıza farklı bir zenginlik katmıştır: Yetişgin arkadaşımız, mıntıkada yetişen pamuk, buğday, zeytin gibi endüstriyel değeri yüksek ürünler ve zengin yer altı kaynaklarının işgâlin en başta gelen sebebi olduğunu ileri sürmektedir.

Hale Şıvgın hocamız ise Güneydeki büyük cepheyi (Adana) bütünüyle ele alarak teşkilâtlanma biçimi üzerinde teferruâtlı bilgiler vermektedir. Şıvgın, Milli Mücadelenin belki de ilk “işâret fişeği”ni teşkil eden Dörtyol’daki “ilk kurşun”dan (11 Aralık 1918) Ankara Antlaşması’na (1921) uzanan süreci tahlil ettiği yazısında, Heyet-i Temsiliye ve Ankara’daki Millî Meclis’in koordine ettiği direnişin esas itibariyle mahallî unsurlara dayandığını vurgulamaktadır.

F. Rezzan Ünalp da Güney cephesinin işgal güçlerine karşı savunulmasında Temsil Heyeti, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliği ve 3. Kolordu Kumandanlığı ile mahallî Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin ehemmiyetini vurgulayarak, Kuva-yı Milliyye hareketinin muvaffakiyetlerini derli toplu biçimde hulâsa etmektedir.

Fahri Kılıç arkadaşımız, emek mahsûlü incelemesinde, unutulmaz Maraş mücadelesinin pek bilinmeyen Elbistan tâlî cephesindeki direnişi, târihin nisyan kuyusundan çıkartarak buradaki şanlı “kavga”nın, Güneydeki büyük Cephe (Adana) açısından ne mertebe stratejik bir ehemmiyet taşıdığını gözler önüne seriyor.

İlyas Gökhan, Maraş’taki Fransız işgâlinde, Elbistan gibi tâlî ve fakat stratejik ehemmiyete sahip Türkoğlu cephesini incelediği yazısında, Ermeni ve Fransız askerlerinin sivil halka karşı giriştikleri katliâmı da vesîkaları ile ortaya koymaktadır.

Mustafa Çakıroğlu’nun Maraş savunmasında Ziraat Bankası vasıtasiyle yapılan yardımlara dâir çalışmasından, bu müessesemizin hakikaten “bir bankadan daha fazlası” olarak, “derin Türkiye”nin mütemmim cüz’lerinden biri olduğunu iftihârla öğreniyoruz.

Bu arada diğer yazarlarımızdan özür dileyerek, bundan sonraki yazı takdimlerini sadece başlıkları ile zikretmek zorunda kalacağımı arzetmem lâzım; zîrâ, teknik müdürümüz Vedat Erden’in “Mektup” yazısı için bana ayırdığı sayfaların sonuncusunu kullanıyorum.

Bu minval üzere; Cengiz Şavkılı’nın, “Maraş millî mücâdelesine kadın ve çocuk kahramanların katkıları”; Ayhan Doğan’ın, ”Milli mücâdelede şehit düşen Maraşlılar üzerine bir değerlendirme”; İsmail Özçelik’in, “Urfa’nın işgâline kamuoyunun tepkileri”; Bilgehan Pamuk’un, “Antep Savunması ve Kuva-yı Milliye Mücahidi Boyno Memik’in faaliyetleri”;  Yaşar Akbıyık’ın, “Dinî ve millî yönden Maraş’ta bayrak olayı”; Erhan Alpaslan’ın, “Maraş millî mücadelesinin sonuçları”; Zekeriya Türkmen hocamızın, “Türk İstiklâl Harbinde Milis Kaymakamı (Ali Şefik) Özdemir Bey’in Antep ve Musul cephesindeki faaliyetlerine dair bir değerlendirme”; Halil İbrahim Yakar’ın, “Antep savunmasının ana kaynakları”; Yücel Güçlü’nün, “Milli mücâdele yılları öncesinde ve sırasında Adana vilâyetindeki Ermeniler (1908-1921)”;  Kemal Çelik’in, “Milli mücâdelede Adana ve çevresinin işgâli ve kurtarılması”;  Hüsnü Özlü’nün, “İstiklal Savaşı’nda Adana bölgesinde Tekelioğlu Sinan Bey’in faaliyetleri”;  Fuat İnce ve Oğuz Aytepe’nin, “Millî Mücâdele’de Güney Cephesi sağlık hizmetleri”; Nuray Özdemir’in, “Milli mücadelede güney cephesinin kadın kahramanları”; Fahri Kılıç’ın ikinci bir çalışma olarak, “İstiklâl ilham verir...”;  Sıddık Çalık’ın, “Zoraki İttifaktan Yol Ayrımına İttihat Terakki ve Ermeniler”;   Murat Beyazyüz’ün, “Mondros’tan önceki mütâreke arayışlarının psikolojik tahlili” başlığını taşıyan yazılarının tamamı, hiç mübalâğasız, sâhadaki literatüre hakîkî manâda değer katacak çalışmalardır. Yazarlarımızın, hocalarımızın tamamına okurlarımız nâmına da Türkiye Günlüğü olarak da yürekten teşekkür ediyoruz.

Millî Mücâdelenin târihine dâir yazılar bu dergide dâimâ öncelikli olarak yer alacaktır. Batı Cephesi için müstakil bir sayı çıkaracağımızı söylemeğe bile lüzum yok; hattâ, ilk fırsatta, eksik bıraktığımız Doğu Cephesi için de (sevgili Ahmet Aker’in tenkidlerini de yazısını da aklımızda tutarak) yine müstakil bir “dosya”hazırlamak, kahraman şehid ve gaazîlerimize de torunlarına ve okurlarımıza da borcumuz olsun.

Haziran başlarında çıkacak 146. Türkiye Günlüğü’nü, istiklâllerine kavuşmalarının 30. Yılı münâsebetiyle Asya’daki Türk Cumhuriyetlerine tahsis edeceğiz. Sırada başka dosya hazırlıklarımız da var; belki –becerebilirsek- geçtiğimiz Ocak ayında yitirdiğimiz hocamız, büyük sosyolog Nur Vergin için bir dosya hazırlamayı düşünüyoruz. Nur Vergin demişken, O’nun kadar ünlü olmasalar da bizler için çok kıymetli vatan evlâtları olan başka kayıplar da yaşadık, geçen haftalar ve aylar zarfında: Önce, memleketimin 15 yıl belediye başkanlığını yapmış hemşehrim ve kardeşim Mustafa Canlı’yı; bir dava, mücâdele ve gönül adamı, şâir, Elaziz’li Dr. Ahmet Tevfik Ozan’ı, dergimizin eski vazîfelilerinden yeğenim, kardeşim, evlâdım Sezgin Çalık’ı ve şahsî kanaatimce Gümüşhane’nin yetiştirdiği en kıymetli münevver ve mütefekkirlerden biri olan muhterem Orhan Sâhir Eskicioğlu hocamızı Âhiret yurduna uğurladık. Hepsine Ulu Allah’tan ganî rahmet ve mağfiret niyâz ediyoruz.

Bir aydan az kaldı, şimdiden ağız tadı ile hayırlı Ramazanlar dileriz.

Bâkî selâm ve muhabbetle…

Mustafa Çalık

Yorum Yap

Not: HTML'ye dönüştürülmez!

Oylama: Kötü İyi

Doğrulama kodunu giriniz: