Türkiye Günlüğü 141. sayı

Ürün Kodu:TG141

Stok Durumu: Stokta var

KDV Dahil: 25,00TL
KDV Hariç: 25,00TL
Miktar:
0 yorum  0 yorum  |  Yorum Yap

Kış Mektubu
140. sayımızın “Mektub”unu okuyanlar hatırlayacaklar, bir sonraki, yani şu an elinizdeki 141. Türkiye Günlüğü’nde “Doğu Türkistan’daki trajediye yoğunlaşmaya gayret edecek”tik; fakat, hâdisât başka türlü seyretti, resmen ve fiilen savaşa girdik hudutlarımızın Güneyinde… Bir müddet, “dosya” mevzuunu değiştirip değiştirmemeği tartıştık aramızda; bu “müddet” sene başlangıcının getirdiği “devre tatili” ve sâir sebeplerle biraz da uzadı ve neticede belli bir “ana mevzu” etrafında yeterince yoğunlaşamayacağımız belli olunca elinizde tuttuğunuz gibi bir sayı hazırlamayı tercih ettik: Hem aktüel politik ve entelektüel mevzuları ele alan yazılar, hem de tarih, hukuk ve felsefe incelemelerinden mürekkep bir muhtevâ…
Bu sayının münderecâtına gelince, müsamahanıza bililticâ  arzetmeliyim ki, hakikaten ciddiyet ve ehemmiyetle değerlendireceğinizi umduğumuz akademik – entelektüel bir çerçeve ile karşınızdayız; inşallah mahcûb olmayız.
Meselâ, genç ve yetenekli araştırmacılarımızın en istikbal va’dedici olanlarından biri, değerli Tuğrul Oğuzhan Yılmaz haftalarca, hattâ aylarca bütün mesâi ve enerjisini son zamanların ve bilhassa son ayların en hassas ve en netâmeli  mevzularından birisini incelemeye hasretti; sayfayı çevirince ilkin onu okuyacaksınız zâten: “Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye yönelik jeopolitik kuşatma ve Libya meselesi”… Bu makalenin sadece akademyada değil, “icraât-ı siyasiyye”den mes’ûl olanlar nezdinde de lâzım geldiği ölçüde ciddiyetle değerlendirileceğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Dış politika ve milletler, devletler arası münâsebetlerin sıcak gündemi ile alâkalı olmamakla beraber müzmin meselelerimizden birisi ile sadece okurlarımız değil, okurlarımızdan duyup işitecek siyasî elitlerimiz de gayet çıplak ve hazin biçimde, Gümüşhane Üniversitesi’nin güzîde hocalarından muhterem Dr. Bülent Bal arkadaşımızın makalesi vesilesiyle yüzleşecekler. Siyasî partilerimizin bir türlü kurtulamadığı, ne kadar kendilerine kondurmasalar da dönüp dolaşıp içerisine yuvarlandıkları ve bir müddet sonra kendileri için kelimenin tam manâsiyle “fâsit daire”ye dönüşen bu “mesele”nin adı “entelektüel çoraklaşma”dır. Siyasî elitlerimizin “mesele”nin farkında olmadığını söyleyemeyiz, fakat sadece “farkında olmak” ve yahut da bahis mevzuu çoraklaşma ve gittikçe “çölleşme”ye meyleden bu zihnî yoksullaşmayı aşabilmek uğruna bir takım iyi niyetli ve fakat cılız gayretler sarfetmenin kalıcı ve netîce alıcı hâl çâreleri bulmaya yetmediğini de pekâlâ biliyoruz. Dr. Bülent Bal'ın Demokrat Parti örneğinde ele aldığı “entelektüel çoraklaşma” Türkiye’deki siyasî müesseselerin, bâhusus siyasî partilerimizin müşterek ve bünyevî hastalıklarından biri hâline gelmiştir.
“ – Bir siyasî müessese için çok mu lâzımdır “entelektüalite” denilen zihnî-fikrî muhteva ve seviye?”
Böyle bir suâli hiç tereddüt etmeden, “ – Evet, elbette, muhakkak ki, çok lâzımdır, elzemdir!” diye cevaplamak zorundayız; çünkü, herkes bilebilir ki, entelektüel çoraklaşmanın bir adım ötesi siyasî çoraklaşma, onun ardı kültürel çoraklaşma ve sonrası da medenî çoraklaşma; yani gerileme, çürüme ve bütünü ile tam bir “medeniyet kaybı”dır!.. Biraz dikkatle bakınca herkes etrafında birkaçını görebilir; kudret ve salâhiyet sahibi bazı insanların söz, tavır ve davranışlarındaki o katlanılmaz, o tahammülfersâ hoyratlık ve kabalık… o gabîlik ve nâdânlık… o görgüsüzlük ve çiğlik… Bu hâllerle, bunların biri veya birkaçı ile karşılaşmayanımız kalmış mıdır?
Hani nerede kaldı, biz ki Balasagun’lu Yusuf’tan – neredeyse Bin sene evvel – şunu dinlemiş ve öğrenmiş olması gereken millet değil miydik:
“ – Beyliğin şiârı tevâzu ve adâlettir!”
Ne duyduk, ne gördük sanki!.. O kadar uzak duruyor...
Prof. Dr. Mesud Küçükkalay ve Dr. Ragıp Yılmaz hocalarımızın birlikte kaleme aldıkları makalenin başlığı biraz uzun belki, fakat ele aldığı konuya daha kısa bir başlık bulmanın zorluğunu siz de kabul edeceksiniz okuyunca… Hocalarımızın ellerine sağlık; yürekten teşekkür ediyoruz.
Kezâ, Gümüşhane Üniversitesi’nden kıymetli bir hocamızı daha ve yine aynı üniversitede doktora yapmakta olan çok genç ve  fevkalade kabiliyetli bir arkadaşımızı da zevkle takdim edeceğim: Prof. Dr. Bayram Nazır ve onun doktora talebesi Yıldırım Okatan… Beraber hazırladıkları çalışma, “Suikasti gerçekleştirenlerin anlatımı ile Nemesis operasyonu kapsamında Cemal Paşa’nın öldürülmesi”ni ele alıyor. Hâlâ tamamiyle aydınlatılamamış bu menfur ve alçakça cinâyetin şayân-ı alâka hikâyesi hakkında bu güne kadar gün yüzüne çıkmamış bilgiler var, arkadaşlarımızın yazısında; onların da emeklerine sağlık. Devamını da bekliyoruz kendilerinden.
Dr. Etem Çalık, “İptidaî topluluklar ve medenî toplumlarda suç ve cezanın toplum tipleriyle münasebeti”ni olağan üstü sâde, zengin, anlaşılır ve güzel bir üslûpla ele almış; çoğu yerde sanki merhum Erol Güngör hocamızı okuyormuş hissine kapılmamak mümkün değil…
Okurlarımız Mustafa Köksal’ı daha önceki tarih incelemesinden hatırlayacaklar; bu sayıda da gayet zevkli bir tarih metni koymuş önümüze: “…Celâleddîn Harezmşâh’ın Ahlat kuşatmaları (1226 – 1230)”… Aynı zamanda Celâleddîn’in “hayatının hatâsı” olan bu “kuşatmalar” için Köksal’ın bulduğu ifade ”Kubbetü’l-İslâm’ın feryadı”dır. Nitekim, yazısının başlığı da zâten bu “feryâd” ile başlıyor…
Değerli E. Lâle Demirtürk hocamız yine çok değişik bir meselede çok orijinal bir teze dökmüş fikirlerini: “Batı’nın cehalet saltanatına karşı epistemik itaatsizlik” gibi entelektüel bir “isyân”ı savunuyor. Dergimizin de bizim de üzerimizde çok hakkı var, Lâle hocamızın; dolayısiyle onun her türlü “isyân”ında, sadece fikren ve zihnen değil, ruhen de kendisiyle beraberiz.
Son olarak, imzasını Türkiye Günlüğü’nde ilk kez gördüğünüz, yine çok genç ve hem çalışkan, hem de hakikaten yetenekli genç bir arkadaşımızı takdim etmek istiyorum: Özge Aydın. Özge, “Jön Türklerin kadın öncülerinden Selma Rıza Feraceli (1872 – 1931)’yi tanıtan, fikir ve mücadele hayatını bir hayli geniş biçimde anlatan, “kalıcı” diyebileceğimiz ciddî inceleme ve emek mahsulü bir metin hazırlamış. Kendisini hem tebrik ediyor, hem de okurlarımızın huzurunda kendisine bu çalışmalara aynı ciddiyet ve dikkatle devam etmesi dileğimizi iletmek istiyorum.
. . . . .
Uzun zamandan beri her yılın ilk Türkiye Günlüğü’nü “Kış” sayısı olarak çıkarıyoruz. Elinizdeki 141. sayı da öyle bir “Kış” sayısı belki, ama bu kış son senelerdeki kışlardan değil; hiç birine benzemiyor. Hepsinden daha “kara” ve daha netâmeli geldi bu seneki kış…
Geçtiğimiz Şubat ayının sonları idi,  İdlib’deki birliklerimizden 34 şehidin haberi aynı gün içerisinde ateş gibi düştü, yüreklerimize ve hânelerimize... Pahalı tabiî gazla zar zor ısıtılabilen hânelere de ucuz kömürle bile ısıtılamayan hânelere de düştü, gencecik fidanların ateşi… Günlerdir duman tütmüyor, ateş boşalıyor milyonlar ve milyonlarca hanemizden... Cümle selefleri ve halefleri ile beraber menzilleri mübârek, makamları âlî olsun inşallah.
Türkiye, yerli yersiz söyleye söyleye her ne kadar manâsızlaştırsak da hakikaten “ateş çenberi”nde hayatına devam eden bir memleket… Değişen sadece ateşin “harâret”i, varlığı berdevam…
Gelecek sayıda buluşmak üzere bâkî selâm ve muhabbetle…
Mustafa Çalık

Yorum Yap

Not: HTML'ye dönüştürülmez!

Oylama: Kötü İyi

Doğrulama kodunu giriniz: