Türkiye Günlüğü

Ürün Kodu:01tg

Stok Durumu: Stokta var

KDV Dahil: 15,00TL
KDV Hariç: 15,00TL
Miktar:
0 yorum  0 yorum  |  Yorum Yap

Bahar Mektubu

“Müslüman” ve yahut da “İslâmcı” aydın meselesi kolaylıkla tahlil edilebilecek bir konu gibi gözükmüyor. Siyasî, sosyolojik, psikolojik, kültürel ve tarihî alâkaların iç-içe geçtiği bir vâkıânın muhtelif tezâhürleriyle karşı karşıyayız; üstelik bir tarafı ile en geniş dairedeki “elit ve entelektüel” probleminin umumî çerçevesine giren yönleri de var.

Görünürdeki “sendrom”un temelinde yatan âmilleri serin kanlılıkla ele almaya çalışmak gerekir. Bu vâkıâyı, kolektif öznenin cüzleri durumundaki ferd-i vâhitlerin  şahıslarına ve şahsiyetlerine dönük pejoratif bir yargılama ve suçlama ile açıklamaya çalışmak önümüzdeki problemi anlamaya yetmez. Yüzlerce, binlerce insanın düşünüş ve davranış tarzından bahsediyorsak ortadaki mesele şahsî ve ferdî değerlendirmeleri çok aşan sosyo-kültürel mâhiyeti ve toplumsal geçmişi içerisinde ele alınarak, yakın tarihî süreçteki yerine yerleştirilerek tahlil edilmelidir.

Ancak 1960’lardan itibaren toplumsal alanda görünür olmaya başlayan “İslâmcı” aydınların sosyal mevki ve statülerinde 1990’lara kadar gözle görülür bir değişme olmamıştır. Bu zümrenin umumî karakterini taşralı, köy-kasaba menşe’li, orta veya alt-orta sınıf diyebileceğimiz bir gelir grubuna dâhil insanlardan müteşekkil bir kategori içinde görmek ve ele almak yanlış olmaz. Böyle bir kategori veya muhitteki en büyük önceliğin “mâişet derdi” olması da gayet anlaşılabilir bir şeydir. Üstelik köyden şehire göçün gittikçe hızlandığı, şehirlerin taşradan gelen kalabalıklara da bunların yüksek tahsile aday genç unsurlarına da pek fazla parlak bir istikbal va’detmediği, yeni gelenlerin apartmandan çok gecekonduda yaşamak zorunda kaldığı, iktisadî zorluklarla sosyal ve kültürel alt-üst oluşların iç-içe geçtiği, birbirini beslediği beşerî bir “hengâme”nin ortasına düşen taşralı muhafazakâr, mütedeyyin yüzbinlerce ailenin okuyan çocukları, zenginlik ve refahın yanı başında, ama ona erişmenin bir hayli uzağında yaşayarak, bir yandan da  zihnî-kültürel müktesebâtlarını geliştirmeye çalışırken acaba nasıl bir güzergâh izleyebilirlerdi? Ailevî ve geleneksel hâfıza yolu ile tevârüs ettikleri değerleri büyük şehirlerde ve yüksek tahsil kademelerinde edinip öğrendikleri ile yoğurarak hangi sentezlere ulaşabilecek ve nasıl bir dünya görüşüne sahip olacaklardı?

Zenginlik ve refahın uzağında yaşarken farklı gerekçelere dayanarak “muhalif” pozisyonlar üretmek, “tercih”ten ziyade mecburiyetten ileri gelen bir “vaziyet alış”a daha yakındır. Zenginlik ve refaha bir şekilde ulaştıktan sonra “kulübede iken başka türlü düşünenler, sarayda iken başka türlü düşünme”ye başlarlar.

Kestirmeden söylenecek olursa kapitalizmle imtihandan “önce” ve imtihandan “sonra”sı, din ve yahut ideoloji değiştirmeğe lüzum hissettirmeden, Müslümanların din ve ideolojinin farklı yorum veya versiyonlarını üretme yeteneğini ister istemez besleyecekti… Bu sürecin neticelerinden biri, hızla ve kontrolsüz biçimde “dünyevîleşme” ve maddîyâta düşkünlük biçiminde tezâhür etti.

Bu tezâhürâta fikrî sığlık ve hemen her sahadaki sahih ve objektif “kariyer” eksikliği de eşlik edince en geniş kudret alanını elinde tutan, üstelik muhafazakâr ve geleneksel yığınların iş başına getirdiği, dolayısiyle sosyolojik parçası oldukları siyasî iktidara tutunmak ve onun gündelik politika içinde kolaylıkla anlaşılabilir iniş çıkışlarına, pragmatik “zikzak”larına veya konjonktürel ihtiyaçlarına göre “eğilip bükülmekten” başka bir ideolojik manevra imkânı da kalmadı “Müslüman” aydınların. Bu “imkânsızlık”, “Müslüman aydın”ın, neredeyse “kendiliğinden” denecek kadar hesapsız-kitapsız ve zahmetsiz şekilde “Müslüman yandaş”lığa dönüşmesini de beraberinde getirdi.

“İslâmcı” okur-yazar zümrenin zihnî envanterindeki en büyük kaynakları Risâle-i Nûr külliyâtı ve Nakşibendiyye başta olmak üzere tasavvuf-tarîkat geleneği içerisinde tarihen üretilmiş bilgi teşkil edegelmiştir. Bu kaynaklardan beslenen ruh ve şuur dünyasına baktığımız zaman Cumhuriyet’i de hazırlayan 2. Meşrûtiyet’e kadar uzanan yakın tarihle görülmemiş, görülememiş eski bir “hesab”ın bir asırdır devam eden yansımaları ile yüz yüze gelmemek mümkün değildir.

Cumhuriyet’le birlikte tekke, tarikat ve medreselerin kapatılıp faaliyetlerinin yasaklanması, buralardaki dinî-manevî otoritelere karşı şiddetle davranılması ve tekke-medrese muhitlerinin bütünüyle, üstelik görülmemiş derecede sert uygulamalarla sindirilmesi bu cenahta muazzam denecek bir “kırılma” vücuda getirmekle kalmadı, içten içe ve günümüze kadar nesilden nesile devam eden öfke ve hınç birikimine de yol açtı. Bu tarihî psikolojinin hâfıza kayıtları muhafazakâr zümrenin her yeni nesli tarafından, üstelik zaman zaman hayli mübalâğa edilerek tevârüs edildi. Bu nesillerin yeni “mürşid”leri, “hoca”ları olsun, onların ikinci ve üçüncü derecedeki (“halîfe”, “vekil”, “abi”) bağlıları olsun, Cumhuriyet’in kuruluş devri problemlerini makûl izahlarla karşılayıp, en azından aktüel-siyasî bir husûmet gerekçesi olmaktan çıkararak yaşadıkları döneme ışık tutacak daha geniş ve ufuk açıcı sentezler üretecek müktesebâta sahip değillerdi. 1960, ’71 ve ’80 darbeleri de -her biri bir öncekinin açtığı yaralara biraz daha tuz biber ektiği için- serin kanlı ve mesafeli bir murakabeye zaten pek imkân ve fırsat vermeyecekti.

Bu durumun ilk, en kolay ve beklenir neticesi şu oldu ki, dindar muhit ve mahfiller, Cumhuriyet’i kuran “kadro” üzerinden “kuruluş devri”nin bütününe, kuruluş devri üzerinden yakın tarihe önce yabancılaştılar, ardından da bir nevi “düşman” kesildiler. Yakın tarih hakkındaki “pusula kaybı”, onları “uzak tarih”ten de soğuttuğu gibi, “millî tarih” şuurundan da uzaklaştırdı. Bir an geldi, tarih deyince Osmanlı Tarihinden, tarihî büyüklerimiz deyince de Fâtih, Yavuz, Kanunî ve Abdülhamîd’den başkasını tanımaz, bilmez ve hatırlamaz oldular. Onları da “insan” kılığından çıkarıp, âdetâ hatâ ve kusurdan münezzeh, İranlıların, hâşâ “yarı-Tanrı Kral”ları gibi “insan-üstü” mertebelere çıkardılar ve sadece “senbol” haline getirdiler. Bu “senbol”ün “siyasî senbol” seviyesini aşamadığını söylemeye herhalde lüzum bile yok. Tabiî, mesele “senbol” ve “seviye” ile sınırlı kalmadı. Tarihin “seçilmiş” portreler üzerinden siyasetin senbol dünyasına dâhil edilmesi, siyasî söylem ve anlayışı sığlıktan, sathîlikten kurtarmaya yetmediği gibi, tarihî “mefâhir”in bir tarafın “sarf malzemesi” olarak tüketilmesi “karşı” tarafta belirli bir “yabancılaşma” ile de karşılık buldu. Netîcede tarih siyaseti zenginleştirmedi, ama siyaset tarihi sevimsizleştirdi. Cuntalar ve siyasî uzantılarının Millî Mücâdele tarihi ve “kurucu kadro”nun başına getirdiği şeyin neredeyse tıpkısı, Osmanlı tarihi ve cihangîr cedlerimizin başına da geldi.

……….

Bu sayıdaki birkaç yazı çerçevesinde ve kaba taslak biçimde de olsa “kapak”taki suâlin cevabını aramaya çalıştık. Bu kritik “tartışma”nın kapısını bir ölçüde aralamaya gayret ettik. Sadece “aralamak”la yetinmek istemezdik, bidâyette daha zengin ve yoğun bir “tartışma” muhteviyâtı sunmayı murad etmiştik; fakat mesele bir ucu ile siyasete ve dolayısiyle iktidara uzanınca kendiliğinden “netâmeli” hâle geliyor. Bu da maalesef tartışma hevesini azaltan âmillerden biri.

Kapak konusu dışında kalan yazıların çoğu farklı aktüel meseleler hakkında emek verilmiş çalışmalar. Onları da siyaset ve fikir tarihi mevzularındaki diğer incelemeleri de alâka duyarak okuyacağınızı tahmin ediyoruz.

Ekim başlarında çıkacak yeni sayımızda (127) tekrar buluşmak ümidiyle bâkî selâm ve muhabbet…

Mustafa Çalık

Yorum Yap

Not: HTML'ye dönüştürülmez!

Oylama: Kötü İyi

Doğrulama kodunu giriniz: